Doktorların Korkulu Rüyası : Malpraktis Davaları

Hemen hemen hepimiz hayatımızın bir döneminde kendimize ya da bir yakınımıza karşı doktorların ilgisizliğinden yakınmışızdır. Doktorların bu ilgisizliğinden veya bilgisizliğinden kaynaklanan bazı hatalı işlemler, bazen telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açmaktadır. Özellikle devlet hastanelerinde ağır iş yükü altında çalışan doktorlar hastalara yeterince vakit ayıramamakta, teşhis ve tedavi işlemlerini olabildiğince kısa bir sürede ve maalesef çoğu zaman özensiz bir şekilde yapmaktadırlar. Oysaki doktorlar için her hasta ayrı birer sorumluluk demektir. İster devlet hastanelerinde isterse özel hastanelerde olsun, hastayı muayene eden doktor ile hasta arasında bir sözleşme ilişkisi kurulur ve kurulan bu sözleşme beraberinde “özen yükümlülüğü” getirir. Hayati önem taşıyan ve oldukça stresli bir mesleği icra eden doktorlar, bu özen yükümlülüğünün bir getirisi olarak daimi bir malpraktis tehditi altında çalışmaktadırlar.

Peki nedir bu malpraktis? Tam karşılığı “tıbbi uygulama hatası” olan malpraktisi Danıştay şöyle özetlemektedir: “Özen yükümlülüğünün ihlali üç alanda yoğunlaşmaktadır; birincisi hastanın teşhis ve tedavisinde, ikincisi hastanın aydınlatılması ve anamnez (tıbbi özgeçmiş) alınmasında, üncüsü ise klinik organizasyonu alanındadır. Bu üç kusura Tıbbi Uygulama Hatası (Malpraktis) adı verilmektedir”

Her tıbbi işlem birçok riski bir arada barındırmaktadır. Meydana gelen her istenmeyen sonuçtan doktorları mı sorumlu tutacağız? Bu sorunun cevabında doktorların kurtarıcısı “komplikasyon” terimi devreye girecektir. Yüksek yargı kararlarında komplikasyon tanımı için; “tıbbi girişim sırasında öngörülemeyen, öngörülse bile önlenemeyen istenmeyen bir sonuçtur. Bu istenmeyen sonuç hekimin bilgi ve beceri eksikliğinden kaynaklanmamalıdır. Hekimin gerekli tüm dikkat ve özeni göstermesine rağmen ortaya çıkan istenmeyen sonuçlardan yasal olarak sorumlu olmayacağı” belirtilmiştir.

Malpraktis davalarında da; ilk olarak yapılan tıbbi işlem sonrası meydana gelen istenmeyen sonucun malpraktis mi yoksa komplikasyon mu olduğu araştırması yapılmaktadır. Ancak burada altını çizerek belirtmek gerekir ki istenmeyen sonuç komplikasyon dahi olsa; hastanın “aydınlatılmış onamının (rızasının)” alınmış olması gerekir. Hasta; tıbbi işlem sırasında ve sonrasında oluşabilecek riskleri bilirse ve buna rağmen işleme onay verirse ancak o zaman işlem hukuka uygun olur. Aksi halde meydana gelen sonuç komplikasyon dahi olsa, hasta işlem öncesi yeterince aydınlatılmadığı için yine doktorun sorumluluğu söz konusu olacaktır.

Günümüzde estetik operasyonların sayısı her geçen gün artmaktadır. Örneğin; vücuda takılan her türlü protez, lazer epilasyon, güzellik uygulamaları ve estetik amaçlı meme, burun ve benzeri ameliyatlarda doktor ile hasta arasındaki ilişki hukuki anlamda birer eser sözleşmesidir. Dolayısıyla doktorların sorumluluğu bu tür tıbbi işlemlerde vekalet sözleşmesine oranla çok daha fazladır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin bir kararında; “meydana getirilen eserin, hastanın beklentisini karşılamaması halinde sözleşmedeki yarar dengesi hasta aleyhine bozulur ve ayıplı olduğu kabul edilir” diyerek açık bir şekilde estetik amaçlı yapılan operasyonlarda -hastanın beklentisinin karşılanması- şartını aramıştır. Aksi halde hastasına gerekli özeni göstermeyen doktor tekrar ücretsiz ameliyat/ameliyatlar yapmak zorunda kalabilir, ödenen ameliyat ücretini iade etmek durumunda kalabilir ve bunların ötesinde malpraktis davasıyla maddi/manevi tazminat ödemekle karşı karşıya kalabilir. Malpraktis davalarında öncelikli olarak bilinmesi gereken hususlar “hasta ameliyat öncesi oluşabilecek tüm komplikasyonlar konusunda geniş bir şekilde bilgilendirildi mi? Aydınlatılmış onam alındı mı? Bu aydınlatılmış onam soyut ifadeler içeren matbu bir form mu? Tarih yazılı mı? Hastanın el yazısıyla birlikte imzasını içeriyor mu? Ve hepsinden önemlisi hastaya düşünmesi için yeterli zaman tanındı mı? (Ameliyattan hemen önce ve hatta çoğu zaman ameliyat kıyafetleriyle imzalatılan hasta onam formlarının geçerliliği hukuken tartışmalıdır)

Gerek estetik amaçlı, gerekse tedavi amaçlı tıbbi uygulama hatasına maruz kalan hastaların açacağı malpraktis davaları doktorun çalıştığı hastaneye göre değişiklik göstermektedir. Devlet hastanelerinde çalışan doktorlar aleyhine açılacak davalar idare mahkemelerinde, özel hastanelerde çalışan veya özel muayenehanesi olan doktorlar aleyhine açılacak davalar ise adli mahkemelerde açılmaktadır. Bu davalarda zamanaşımı süresi “zarara uğradığının öğrenildiği” tarihten itibaren 5 yıldır. Özel hastanelerde çalışan doktor ile hasta arasındaki ilişki vekalet veya eser sözleşmesi olduğundan ve bu sözleşmeler de 2014 yılından itibaren 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamına alındığından “Tüketici Mahkemeleri” görevlidir. Tüketici Mahkemeleri daha düşük harca tabi olduğundan bu değişiklik hastaların dava açabilmelerini kolaylaştırırken, doktorların ise artan malpraktis davaları nedeniyle ayrıca mahkemelere mesai harcamalarına sebep olmaktadır. Tüm bu nedenlerle hem iş yüklerini azaltmak, hem de istenmeyen sonuçları en aza indirmek için hastalara gerekli özen gösterilmeli ve özellikle özel hastanede çalışan doktorlar hastalarını birer “müşteri” gibi görmekten ziyade hastaya yapılacak her tıbbi işlem, tıbbi bir gereklilik dahilinde hasta lehine olacak amaca yönelik olarak yapılmalıdır.

Av. Duygu Delibaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir